“Dracula”…
Film Analizi…
Tür: Fantastik, Romantik Korku
Yönetmen: Luc Besson
Görüntü Yönetmeni: Colin Wandersman
Müzik: Danny Elfman
Senaryo: Luc Besson, Bram Stoker
Yapımcılar: Luc Besson, Dorothy Canton, Mark Canton, Philippe Corrot, Ryan Winterstern
Oyuncular: Christoph Waltz, Caleb Landry Jones, Zoë Blue
Yapım Yılı ve Süresi: 2025, 129’
Derinlik Sarhoşluğu (1988), Nikita (1990), Beşinci Güç (1997), Lucy (2014) gibi filmlerle tanınan Yönetmen Luc Besson, Fransız usülü bir vampir masalını son filmi Dracula’da beyaz perdeye taşıyor. “Nasıl bilirdiniz” sorusuna özellikle Osmanlı soyundan gelenlerin pek olumlu cevaplar vermesi mümkün olmayan, 1431 ve 1477 yılları arasında yaşamış Romanya Prensi Vlad Tepeş, hakkındaki vampir dedikodularıyla da bilinir. Ama bizler, bu “mümtaz şahsiyeti”! daha çok, 20.000 Osmanlı askerini kazığa oturtarak öldüren, Fatih Sultan Mehmet’e kafa tutan ve sadistliği ile meşhur Kazıklı Voyvoda olarak biliyoruz.
Romanya’da halen turistik bir figür olarak anılan ve Vlad’ın hayali vampir versiyonu “Dracula”, Luc Besson elinde, tarihi zoraki detay olarak kullanan ve özellikle SS Subayı Hans Landa rolündeki performansıyla Quentin Tarantino imzalı “Soysuzlar Çetesi/2009” gibi filmlerde öne çıkmış Avusturya asıllı Alman oyuncu Christoph Waltz’ın eğlenceli performansı eşliğinde, bir gerilim filminden çok, Fransız tarzını öne çıkaran bir tür “vodvil” haline gelmiş.
Hikayeye yoğunlaşacak olursak, Prenses Elisabeta (Zoë Blue) ile şehvet dolu bir birliktelik yaşayan Prens Vlad (Caleb Landry Jones), Osmanlı’nın sınıra dayanmasıyla sevişmeye ara verir ve istemeden zırh kuşanarak savaşa katılır. Cepheye gitmeden önce savaş duası yaparken, zafere karşılık olarak prenses için ölümsüzlük sözü alır. Ancak Vlad’ın emriyle güvenli bölgeye kaçırılırken, prensesin, bir pusuya düşerek kollarında hayatını kaybetmesi, Vlad’ı kontrolden çıkartır ve sözünü tutmayan papazı öldürürken, kendisi de lanetlenir. 400 yıl sürecek bu lanetle bir türlü ölmeyen ve vampire dönüşen Vlad, sihirli bir parfümün de katkısıyla Pariste kadın avcılığı yaparak çeşitli dans etkinliklerindeki kadınları hipnotize ettiği ve onlarca kişiyle aynı anda eğlendiği bir atmosferde ölümsüzlük yaşarken, ürkütücü malikanesine hukuki bildirim için gelen Parisli çaylak avukatın sevgilisi ve asırlar önce yitirdiği prensesin adeta ikizi olan Mina ile karşılaşır. Abartılı bir coşkuyla kurbanlarının kanını emmeye devam ederken, genç ve yakışıklı bir adam haline dönüşerek, kaybettiği aşkı tekrar yakalamaya çalışır. Ama bu defaki rakibi Osmanlı ordusu değil, vampir avcısı hınzır ve zeki Priest (Christoph Waltz) ve gotik “Gargouille” lere karşı kahramanca mücadele eden Parisli yardımcıları olacaktır. Fransızlar tarihte, Hitler’in amansız yıldırım savaşıyla 14 Haziran 1940’da Paris’i direnişsiz teslim edecek olsalar da, buna daha zaman bulunmaktadır.
Altını dikkatle çizmek gerekirse, usta işi sayılabilecek bir filmin Yönetmen koltuğunda Luc Besson oturunca, doğal olarak yönetmenin bilindik tarzı da filme yansıyor. O da, jenerikte de ifade etmekten çekinmeyerek Karpatlar ve Paris atmosferinde romantik bir masal anlattığını ve “çaktırmadan” aşk şehri Paris’i, absürt senaryosuna ve bir tür “Dracula” öyküsüne ustaca iliştirdiğini saklamıyor. Bu noktada son dönemlerin geleneksel Fransız-Alman dayanışması adeta ortaya çıkıyor ve Christoph Waltz’ın esprili oyunculuk performansı, filmi alıp götürürken, “kazığa geçirme” olarak tanınan vahşi bir infaz yöntemiyle tarihte yer almış karışık ve sevimsiz bir şahsiyete, adeta bir tür aşk çocuğu muamelesi yapmak ancak bir Fransız yönetmene yakışıyor. Bu noktada Besson’un sinemasal kaygısının görkemli planların yer aldığı epik sahneler çekmek olmadığını da anlıyoruz. Dijital unsurların standart hale geldiği günümüz sinema teknolojileri, Yönetmenin sinema anlayışını teknik bakımdan desteklerken, yapımcılığını da üstlendiği bu filmin bütçesine katkı sunuyorlar.
Bu noktada Besson imzalı Dracula’nın alışıldık Vampir hikayelerine modern bir dokunuş olup olmadığı sorgulanabilir. Ancak Besson’un filmi, bilinen yöntemleri hikayenin gereği olarak kullanmak zorunda kalırken, aslında, “savaşma seviş” ve “adalet asırlar geçse de bir gün sağlanır” şeklinde ifade edilebilecek alt metinler mi oluşturmak istiyor? Ne de olsa tüm zamanların aşk şehri Paris’i hikayenin merkezine oturtmak, bu noktada güçlü bir metafor haline geliyor.
Bazı başarılı yapımlarla tanınan Fransız Yönetmen Luc Besson imzalı, Karpatların gölgesinde geçen Paris cilalı romantik sinema masalı “Dracula”, türün gereği bir başyapıt bekleyenlere hayal kırıklığı yaşatabilir. Ancak işini bilen bir yönetmenin dokunuşları hemen hissediliyor ve vasatı aşmakta zorlanan bir yapım olmasına ve 2 saati biraz aşan süresine karşın, temposunu korumayı başarıyor. Özellikle hınzır ve esprili tarzını başarıyla filme aktaran hayalet avcısı Priest rolünde döktüren Christoph Waltz, Elisabeta ve Mina rollerindeki Rosanna Arquette’in oyuncu kızı Zoë Blue ve Dracula rolündeki Caleb Landry Jones gibi oyuncuları, fantastik dönem ve karakter canlandırmaları, filmin öne çıkan detayları haline geliyor.
Hikmet Vardar











